Dünya Toprak Günü, betonlaşmanın görünmez bedelini ve toprağın şehirler için yaşamsal rolünü yeniden gündeme taşıyor. 2025’in teması olan “Healthy Soils for Healthy Cities – Sağlıklı Topraklar, Sağlıklı Şehirler”, FAO’nun da (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) vurguladığı gibi, kentlerde toprağın sadece tarımın değil, güvenli ve yaşanabilir şehirlerin de temel altyapısı olduğunu hatırlatıyor. Şehirlerin bugün karşılaştığı pek çok sorun; artan sıcaklık, sel riski, su döngüsünün bozulması, biyolojik çeşitlilik kaybı gibi, aslında doğrudan toprağın görmezden gelinmesiyle ilişkili.

Kaynak: Freepik
Kentsel Toprağın Değeri: Neden Şehrin Kalbinde Başlamalıyız?
Toprağı hâlâ çoğunlukla kırsal alanlarla, tarımla ya da doğal ekosistemlerle ilişkilendirme eğilimindeyiz. Oysa şehirlerdeki yaşam kalitesinin arkasında da toprağın sessiz ama etkili rolü bulunuyor. Yağmur suyunun emilmesi, sel riskinin azaltılması, su kaynaklarının beslenmesi, bitki ve ağaçların sağlıklı gelişmesi, karbonun tutulması, havanın filtrelenmesi gibi kritik süreçler hep toprak sayesinde gerçekleşiyor.
UN tarafından yapılan açıklamalarda da altı çizildiği gibi, sağlıklı toprak olmadan sürdürülebilir şehirlerden söz etmek mümkün değil. Eğer toprak suyu tutmazsa sel oluşur; köklenme alanı daralırsa ağaçlar devrilir; yeşil alanlar zayıfladığında şehir ısı adaları güçlenir; karbon döngüsü bozulduğunda sıcaklık artar. Bir başka deyişle, toprağın yokluğu şehirleri sadece daha sıcak değil, aynı zamanda daha güvensiz hâle getiriyor.
Kentleşme hızının arttığı bölgelerde durum daha da kritik. Toprak, planlamanın en alt katmanında yer almasına rağmen, karar süreçlerinde çoğu zaman görünmez kılınıyor. Oysa kentsel toprak sağlığı, şehirlerin iklim krizine ne kadar dayanıklı olacağını belirleyen temel unsurlardan biri.
Betonlaşmanın Görünmeyen Bedeli: Şehirler Neden Savunmasızlaşıyor?
Geneva Environment Network’ün Dünya Toprak Günü değerlendirmelerinde vurguladığı gibi, geçirimsiz yüzeylerin artışı şehir ekosistemini en hızlı zayıflatan unsurlardan biri. Beton ve asfalt, yağmur suyunun toprağa ulaşmasını engelleyerek doğal döngüyü kesintiye uğratıyor. Bu kesinti ilk bakışta basit bir su birikintisi gibi görünse de, uzun vadede çok daha ciddi sonuçlara yol açıyor.
Her yağmurda sokaklarda biriken su, kanalizasyon altyapısına binen yük, durmaksızın yükselen şehir sıcaklıkları, kökleri sıkıştığı için kırılganlaşan ağaçlar, yeterince beslenemeyen park bitkileri… Bütün bunlar, toprağın nefes alamadığı şehirlerde giderek daha belirgin hâle geliyor.
Betonun hakim olduğu bir yüzey, suyu itmekle kalmıyor; ısıyı emip geri vererek sıcak hava dalgalarını daha tehlikeli hale getiriyor. Böylece şehirler hem suyla hem sıcaklıkla baş etmekte zorlanıyor.
Bu durum, FAO’nun kentler için yaptığı uyarının özünü oluşturuyor. Toprağı görmezden gelen her şehir, kendi kırılganlığının temelini güçlendiriyor.

Kaynak: Pexels
Şehirde Toprağı Kaybettiğimizde Neleri Kaybediyoruz?
Toprak bir yüzey değil; yaşayan bir sistem. İçinde milyonlarca mikroorganizma barındırır, bitkilerin köklenmesini sağlar, karbonu tutar, suyu filtreler ve ekosistemin devamlılığını destekler. Şehirlerde toprağın bozulması ya da tamamen kapatılması, bu sistemin bütününü devre dışı bırakır.
Karbon tutulamadığında şehir sıcaklıkları yükselir; su emilemediğinde taşkınlar artar. Bitki gelişiminin yavaşlaması, park ve bahçelerin verimsizleşmesine, gölgeleme kapasitesinin düşmesine ve daha az canlı çeşitliliğine yol açar.
Toprağın kaybı sessizdir; etkileri ise günlük hayatın tam ortasında görünür hâle gelir.
Bu nedenle FAO’nun 2025 teması, toprağın yalnızca tarım için değil, kentsel yaşamın sürdürülebilirliği için de kaçınılmaz olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyor.
Toprağı Korumak İçin Doğayı Şehir İçine Geri Davet Etmek
Kentsel toprak sağlığını korumanın en etkili yolu, doğaya şehir içinde daha fazla alan açmaktır. UN ve FAO’nun önerileri de aynı noktada birleşiyor. Doğa temelli çözümler şehirlerdeki ekolojik döngüleri yeniden kurmak için kritik.
Geçirimli yüzeyler, yağmur bahçeleri, kent bostanları, yeşil koridorlar, biyoçeşitlilik dostu parklar ve ağaçlandırma çalışmalarının tümü bu yaklaşımın parçalarıdır. Bu uygulamalar yalnızca suyun toprağa ulaşmasını sağlamakla kalmaz; aynı zamanda şehir sıcaklığını düşürür, hava kalitesini iyileştirir ve kentlilerin açık alanla kurduğu bağı güçlendirir.
Üstelik bu çözümler sosyal etki de yaratır: topluluk bahçeleri mahalle ilişkilerini güçlendirir, ortak üretim alanları dayanışmayı artırır, yeşil alanlar kentliler için ortak bir nefes alma mekânına dönüşür. Yani toprağı korumak yalnızca ekolojik bir kazanım değildir; aynı zamanda toplumsal bir ortaklık yaratır.
Toprak Bir Kaynak Değil, Ortak Bir Yaşam Alanı
FAO’nun 2025 teması, toprağa bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini hatırlatıyor: Toprak bir kaynak değil, ortak yaşamın altyapısıdır.
Onu kapattığımız her yerde, aslında şehirdeki yaşam kalitesinden, güvenlikten ve ekolojik dengeden eksiltmiş oluyoruz.
Şehir hakkı tartışmalarında sıkça söylediğimiz gibi, yaşanabilir bir şehir ancak ekosistemi güçlü bir şehir olabilir. Bu ekosistemin temelinde ise sağlıklı toprak bulunur. 2025 Dünya Toprak Günü bize net bir mesaj veriyor: Şehirleri dayanıklı kılmanın yolu toprağı görünür kılmaktan geçiyor. Betonun altında sıkışan her toprak parçası, aslında geleceğin iklim direnci için kaybedilmiş bir fırsat. Küçük dokunuşlar, akılcı planlama ve doğayı şehir içine geri çağıran adımlar, büyük dönüşümlerin yolunu açabilir. Çünkü toprağı onarmak, şehri onarmanın ilk adımlarından biri.



