Gezegensel sınırlar yaklaşımı, insan faaliyetlerinin Dünya sistemini hangi eşiklerin ötesine taşıdığında geri dönüşü zor riskler yarattığını anlamaya çalışır. Bu çerçeve ilk kez 2009 yılında Stockholm Resilience Centre öncülüğünde ortaya konduğunda, dokuz temel sınır tanımlandı. Bunlar arasında biyoçeşitlilik kaybı, en tartışmalı ve aynı zamanda en kritik başlıklardan biri oldu.
İklim değişikliği gibi bazı sınırlar, küresel ölçekte ölçülebilen ve görece net eşiklere sahipken; biyoçeşitlilik kaybı çok daha karmaşık bir alanı temsil eder. Çünkü biyoçeşitlilik, tek bir değişkene indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır.
Birinci gezegensel sınır hakkında bilgi edinmek için “Birinci Gezegensel Sınır: İklim Krizi” içeriğimizi okuyabilirsin.
Neden biyoçeşitlilik “en fazla aşılmış” sınır olarak görülüyor?
Rockström ve çalışma arkadaşları, gezegensel sınırlar çerçevesini ilk ortaya koyduklarında biyoçeşitlilik kaybını türlerin yok olma hızı üzerinden tanımladı. Bu yaklaşıma göre, mevcut yok oluş hızları insanlık için “güvenli faaliyet alanı”nın çok ötesine geçmiş durumdaydı.
Bugün türler, doğal arka plan yok oluş hızlarının onlarca hatta yüzlerce katı hızla ortadan kayboluyor. Bu durum, biyoçeşitliliği gezegensel sınırlar içinde en ileri noktada aşılmış sınır hâline getiriyor.
Ancak sorun tam da burada başlıyor.
Tür sayısı her şeyi anlatır mı?
Akademik tartışmaların önemli bir bölümü, tür yok oluş hızının biyoçeşitliliği temsil etmek için zayıf bir gösterge olduğunu söylüyor. Bunun birkaç nedeni var:
- Tür yok oluşları genellikle çok geç fark edilir; çoğu zaman gerçekleştiğinde ölçülebilir hâle gelir.
- Mevcut veriler ağırlıklı olarak omurgalı türlere dayanır; oysa bu grup, bilinen tüm türlerin çok küçük bir kısmını oluşturur.
- Tür sayısı, ekosistemlerin işleyişi için kritik olan bolluk, dağılım ve işlevsel roller hakkında yeterli bilgi vermez.
Başka bir deyişle, bir türün tamamen yok olması kadar; bir türün sayıca azalması, yaşam alanının parçalanması ya da ekosistem içindeki rolünü yerine getirememesi de sistem üzerinde büyük etkiler yaratır. Ancak bu tür değişimler, tür yok oluşu metriğiyle kolayca görünür olmaz.
Ölçek problemi: Yerelden küresele
Biyoçeşitlilik kaybını gezegensel bir sınır olarak tanımlamayı zorlaştıran bir diğer konu da ölçek meselesidir.
Bir ekosistemin çökmesi, yerel ölçekte dramatik sonuçlar doğurabilir. Fakat bu yerel değişimlerin küresel ölçekte bir “eşik” yaratıp yaratmadığı net değildir. Bazı araştırmacılar, biyoçeşitlilik kaybının çoğunlukla yerel ve bölgesel süreçlerle ilerlediğini, küresel ölçekte ani rejim değişimlerine yol açmadığını savunur.
Diğerleri ise insan sistemlerinin birbirine bu kadar bağlı olduğu bir dünyada, çok sayıda yerel kaybın zamanla birikerek küresel etkiler yaratabileceğini öne sürer. Bu tartışma hâlâ açık; net olan tek şey, biyoçeşitliliğin iklim, arazi kullanımı ve su döngüleri gibi diğer sınırlarla derin bir etkileşim içinde olduğudur.
Biyoçeşitliliği başka nasıl düşünebiliriz?
Son yıllarda yapılan çalışmalar, biyoçeşitlilik sınırını yalnızca tür sayısı üzerinden değil, üç temel boyut üzerinden ele almayı öneriyor:
- Yaşamın genetik kütüphanesi
Genetik çeşitlilik, türlerin değişen koşullara uyum sağlama kapasitesini belirler. Bu çeşitlilik azaldığında, ekosistemlerin esnekliği de zayıflar. - İşlevsel çeşitlilik
Ekosistemlerde hangi türlerin bulunduğundan çok, ne yaptıkları önemlidir. Tozlaşma, ayrıştırma, karbon tutma gibi işlevleri yerine getiren canlıların kaybı, sistemin tamamını etkiler. - Biyomların durumu ve bütünlüğü
Ormanlar, sulak alanlar, çayırlar gibi büyük ekosistemlerin alan kaybetmesi ya da bozulması, tür sayısından bağımsız olarak Dünya sistemini doğrudan etkiler.
Bu yaklaşım, biyoçeşitliliği sabit bir sayıdan ziyade yaşayan bir sistem olarak ele alır.
Asıl mesele: Diğer sınırlarla ilişkisi
Belki de biyoçeşitliliğin gezegensel sınırlar içindeki en kritik rolü, tek başına değil, diğer sınırlarla olan etkileşiminde yatıyor.
Arazi kullanım değişikliği, iklim krizi, tatlı su kullanımı ve kimyasal kirlilik; biyoçeşitliliği doğrudan etkilerken, biyoçeşitlilik kaybı da bu süreçlerin etkisini derinleştirir. Bu karşılıklı ilişki, gezegenin dayanıklılığını zayıflatan bir döngü yaratır.
Güvenli alan nerede başlar?
Biyoçeşitlilik kaybı için net, sayısal bir küresel eşik belirlemek bugün hâlâ mümkün değil. Ancak bu, sınırın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, biyoçeşitlilik; gezegensel sınırlar içinde en az anlaşılmış ama en merkezi başlıklardan biri olmaya devam ediyor.
Belki de bu sınırı anlamaya çalışırken sormamız gereken soru şu: Doğayla kurduğumuz ilişkiyi, yalnızca ölçülebilen kayıplar üzerinden mi tanımlıyoruz, yoksa işlevini yitiren bir yaşam ağını fark edebiliyor muyuz?



