Şehirler, geleceğin nasıl bir yer olacağını belirleyen en kritik mekânlar. Bugün doğan bir çocuk büyük ihtimalle yaşamının çoğunu şehirlerde geçirecek; çünkü dünya nüfusunun %56’sı şehirlerde yaşıyor ve 2050’de bu oranın %68’e ulaşacağı öngörülüyor. Bu artış yalnızca nüfus hareketliliğini değil, gelecek nesillerin hangi çevresel koşullar içinde büyüyeceğini de belirliyor. Betonun ısıyı hapsedip yükselttiği, hava kalitesinin giderek bozulduğu, yeşil alanların azaldığı yeni kent gerçekliği, yarınların yaşam hakkını bugünden şekillendiriyor.
Bu nedenle “kuşaklar arası adalet” yalnızca çevre politikalarının değil, şehir yönetiminin, kent planlamasının ve sosyal adalet çalışmalarının merkezine yerleşmiş durumda. Bugün alınan her imar kararı; kaldırılan her ağaç, daralan her park, kapanan her vadi; inşa edilen her yeni yol veya dönüşüm projesi, yalnızca bugünün kentlisinin değil, henüz doğmamış kuşakların geleceğini de sessizce etkiliyor.
İklim krizi, adaletsizlik, erişim farkları ve çevresel yüklerin eşitsiz dağılımı, geleceğin kentlerinin nasıl olacağına dair güçlü sinyaller veriyor. Bu sinyaller, şehirlerin artık kısa vadeli çözümlerle değil, uzun vadeli adalet perspektifiyle ele alınması gerektiğini açıkça gösteriyor.
Şehirler Geleceğin Risklerini Büyütüyor: Isı, Su ve Hava Üzerindeki Etkiler
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün verilerine göre 2023 ve 2024, insanlık tarihinin en sıcak yılları arasında yer aldı. Global sıcaklık artışının kentlerde çok daha yoğun hissedilmesinin ana sebebi ise “kentsel ısı adası etkisi”. Kentlerde kullanılan beton, asfalt ve cam gibi malzemeler ısıyı gün boyunca depolayıp gece boyunca saldığı için şehir içi sıcaklıklar kırsal alanlara göre 4-7 derece daha yüksek olabiliyor. Bu fark, özellikle düşük gelirli, yeşil alanı az mahallelerde ölümcül hale gelebiliyor.
Aynı durum sel ve su baskınlarında da karşımıza çıkıyor. Geçirimsiz yüzeylerin artması, suyun doğal döngüsünü kesintiye uğratıyor; yoğun yağışlarda kent altyapısı zorlanıyor. Bu da yine belirli mahallelerde yaşayan toplulukların çok daha yüksek riskler taşımasına neden oluyor. Böylece çevresel riskler mekânsal adaletsizliğe dönüşüyor.
Hava kalitesindeki bozulma ise kentlerde yaşayan çocukların ve yaşlıların sağlığını derinden etkiliyor. UNHRC verileri, çevresel bozulmaların en kırılgan gruplar üzerinde orantısız yük yarattığını vurguluyor. Bu yük yalnızca bugünü değil, gelecekte ortaya çıkacak sağlık sorunlarını ve fırsat eşitsizliklerini de beraberinde getiriyor. Yani şehirdeki hava, su ve sıcaklık koşulları, doğru planlanmadığında kuşaklar boyunca sürecek bir eşitsizlik üretme potansiyeline sahip.

Kaynak: Unsplash
Kuşaklar Arası Adalet: Bugünden Yarın İçin Sorumluluk
Kuşaklar arası adalet, “bugünün kararlarının yarının haklarını ihlal etmemesi” anlamına gelir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 2022’de “temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir çevre”yi evrensel bir insan hakkı olarak tanıması, bu kavramı yalnızca etik bir tartışma olmaktan çıkarıp, hukuki çerçeveye de taşımıştır.
UNEP’in raporları, çevresel bozulmanın “nesiller arası eşitsizliği derinleştirdiğini” defalarca vurguluyor. Bu bozulmanın önemli bir bölümü ise kentlerde gerçekleşiyor. Bugün yoğun yapılaşmanın, kontrolsüz inşaat süreçlerinin, daralan yeşil alanların, kesilen ağaçların ve parçalanan ekosistemlerin etkisi hemen görünmeyebilir. Ancak bu etkiler, gelecek 10–20 yılda kentlerin mikro iklimini geri dönülmez biçimde değiştirebilir.
Bu noktada kuşaklar arası adalet, şehirlerde karar vericilere yeni bir sorumluluk yüklüyor: Hangi kararı alırsak alalım, gelecek nesillerin haklarını göz önünde bulundurmak zorundayız.
Çevresel Yükler Eşit Dağılmıyor: Sosyo-Mekânsal Adaletsizlik Derinleşiyor
Bugünün kentlerinde çevresel yüklerin eşit dağılmadığını görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da ya da dünyanın herhangi bir büyük kentinde hava kalitesinin, ısı yüklerinin, su baskınlarının ve yeşil alanların şehir geneline homojen dağılmadığını gözlemlemek mümkün.
Genellikle düşük gelirli mahalleler daha çok trafik gürültüsüne maruz kalıyor, daha az yeşil alana erişebiliyor ve afet risklerine daha açık bölgelerde konumlanıyor. Bu durum yalnızca çevresel bir sorun değil; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından kuşaklar boyunca süren bir eşitsizlik anlamına geliyor.
UNHRC çevresel bozulmayı yalnızca ekolojik bir tehdit olarak değil, açık bir insan hakları ihlali olarak tanımlıyor. Dolayısıyla çevre hakkı ihlalleri, gelecekte doğacak insanlar için de dezavantajlar yaratıyor. Bu da kentlerdeki mekânsal eşitsizliğin, nesiller arası eşitsizliğe dönüştüğünü gösteriyor.

Kaynak: Unsplash
Kent Kararları Görünmez Ama Gelecek İçin Belirleyici
Kentsel kararlar genellikle teknik başlıklar altında tartışıldığı için görünmez hale geliyor. Oysa şehirdeki her dokunuş; bir kaldırımın genişliği, bir parkın korunması, bir ağacın kesilmesi, bir vadinin betonlaşması, uzun vadede bir yaşam hakkı meselesine dönüşüyor.
Bir derenin kapatılması, yağmur suyunu yöneten doğal sistemi bozuyor ve sel riskini artırıyor. Bir yeşil alanın yapılaşmaya açılması, ısı adalarının büyümesine neden oluyor. Ağaçların kesilmesi, sadece gölge kaybı değil; hava kalitesinin düşmesi, kuşların ve böceklerin yaşam alanlarının daralması anlamına geliyor. Yani kentteki her uygulama, geleceğin ekosistemini etkiliyor.
UNEP’in değerlendirmesi bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Kentlerde alınan çevresel kararlar, gelecek nesillerin haklarını doğrudan etkiler. Bu nedenle şehir planlaması yalnızca bugünün taleplerine cevap veren bir disiplin değil; geleceğin yaşam koşullarını belirleyen bir adalet mekanizmasıdır.
Gelecek İçin Yaşanabilir Kentler: Ne Yapılmalı?
Kuşaklar arası adalet, şehirlerin uzun vadeli bir perspektife sahip olmasını zorunlu kılar. Bu perspektif; ekolojik bütünlüğü gözeten, dayanıklı altyapıları önceleyen, mekanları adil dağıtan ve toplumsal katılımı destekleyen bir yaklaşım gerektirir.
Şehirlerin geleceği için yapılması gerekenler arasında:
-
Yeşil koridorların korunması ve genişletilmesi,
-
Ağaçlandırmanın artırılması,
-
Toprakla temas eden, geçirgen yüzeylerin çoğaltılması,
-
Ekosistem temelli planlama yaklaşımlarının benimsenmesi,
-
Mahalle ölçeğinde afet dayanıklılığı stratejilerinin geliştirilmesi,
-
Kamusal alanların eşit ve ücretsiz erişilebilir olması,
-
Ulaşımın araba merkezli değil insan merkezli planlanması
gibi adımlar bulunuyor.
UN’un çevre hakkı çerçevesi, geleceğin yaşanabilir ve adil kentlerinin ancak bu bütüncül yaklaşımla mümkün olacağını vurguluyor.
İnsan Hakları, Artık Gelecek Nesillerin Haklarını da Kapsıyor
Her yıl 10 Aralık’ta anılan Dünya İnsan Hakları Günü, uzun zamandır geçmişte kazanılmış hakları hatırlatan bir sembol olarak görülüyordu. Ancak BM’nin çevre hakkını tanımasıyla birlikte bu gün sessizce başka bir anlam kazandı. İnsan hakları artık yalnızca bugün yaşayanlara değil; yarının dünyasına doğacak olanlara da ait.
Kuşaklar arası adalet bu yüzden önemli. Çünkü şehirde bugün verdiğimiz kararlar, yarın doğacak insanların yaşam hakkını şekillendiriyor. Bugün koruduğumuz her ağaç, açtığımız her park, restore ettiğimiz her yeşil koridor, geleceğin sıcaklıklarını, hava kalitesini, sağlık koşullarını ve sosyal adalet düzeyini belirleyebilir.



