Dijital ekonomi, uzun yıllar boyunca “hafif” bir ekonomi olarak anlatıldı. Fiziksel üretime kıyasla daha az kaynak kullanan, daha az atık üreten, daha az iz bırakan bir yapıdan söz ediliyordu. Bulut teknolojileri, yapay zekâ ve veri merkezleri, çoğu zaman maddi dünyadan kopuk, soyut sistemler gibi konumlandı.
Ancak son yıllarda bu anlatı giderek çatırdamaya başladı. Dijital altyapının büyümesi, sanıldığı kadar görünmez ve hafif değil. Aksine, ciddi bir fiziksel ayak izi var ve bu ayak izi büyüdükçe, sürdürülebilirlik hedefleriyle çelişkiler daha görünür hale geliyor.
Bu çelişkinin en güncel ve çarpıcı örneklerinden biri, Microsoft’un yayımladığı sürdürülebilirlik raporunda açıkça görülüyor.
Büyümenin Karbonla Gelen Yükü
Microsoft, 2020 yılında “karbon negatif” olma hedefini açıkladığında, teknoloji dünyasında bu iddia ciddi bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Şirket, yalnızca sıfır emisyonu hedeflemiyor; atmosfere saldığından daha fazla karbonu geri almayı vaat ediyordu.
Ancak 2025’te yayımlanan son rapor, bu hedefe giden yolun sanılandan çok daha zorlu olduğunu ortaya koyuyor. Microsoft’un toplam karbon emisyonları, 2020’den bu yana yüzde 23,4 artmış durumda. Bu artışın temel nedeni, şirketin bulut ve yapay zekâ operasyonlarını desteklemek için hızla büyüttüğü veri merkezi altyapısı.
Dijital hizmetler arttıkça, onları ayakta tutan fiziksel sistemler de aynı hızla büyüyor.
Elektrik Sorunu Değil, Malzeme Sorunu
Microsoft için temiz elektrik satın almak, görece “kolay” bir mesele. Şirket bugün dünyanın en büyük yenilenebilir enerji alıcılarından biri konumunda. Güneş ve rüzgâr enerjisi yatırımlarıyla oluşturduğu sıfır karbonlu elektrik portföyü 34 gigawatt kapasiteye ulaşmış durumda.
Ancak sürdürülebilirlik sorunu yalnızca işletme aşamasında kullanılan elektrikle sınırlı değil. Asıl yük, veri merkezlerinin inşa sürecinde ortaya çıkıyor.
Bir veri merkezini mümkün kılan unsurlar şunlar:
-
Fosil yakıtlarla çalışan yüksek fırınlardan çıkan çelik,
-
Üretim sürecinde kimyasal olarak karbondioksit salan beton,
-
Son derece karmaşık, enerji ve kimyasal yoğun süreçlerle üretilen yarı iletken çipler.
Bu malzemelerin her biri, daha veri merkezi çalışmaya başlamadan önce bile ciddi miktarda karbonu atmosfere bırakıyor. Yani veri merkezleri, yalnızca enerji tüketen yapılar değil; karbonu gömülü olarak taşıyan yapılar.

Kaynak: Unsplash
Scope 3: Kontrol Edilemeyen Emisyonlar
Microsoft’un karbon ayak izinin neredeyse tamamı, şirketin doğrudan kontrolü dışında gerçekleşiyor. Scope 3 emisyonları, Microsoft’un toplam emisyonlarının yüzde 97’sinden fazlasını oluşturuyor.
Scope 3 kapsamına giren unsurlar arasında:
-
hammaddelerin çıkarılması,
-
tedarik zincirleri,
-
satın alınan ürünler ve hizmetler,
-
taşımacılık ve lojistik süreçleri yer alıyor.
Microsoft’un özelinde bu emisyonların büyük kısmı, sermaye malları ve satın alınan ürünler kaynaklı. Başka bir deyişle, şirket büyüdükçe ve daha fazla veri merkezi inşa ettikçe, karbon yükü de kaçınılmaz olarak artıyor.
Bu durum, sürdürülebilirlik hedeflerinin neden yalnızca şirket içi operasyonlarla çözülemeyeceğini gösteriyor.
Çiplerin Görünmeyen İklim Etkisi
Veri merkezlerinin karbon etkisi yalnızca çelik ve betonla sınırlı değil. İçlerinde çalışan donanımlar da ciddi bir iklim yükü barındırıyor.
Yarı iletken üretiminde kullanılan bazı gazlar, küresel ısınma potansiyeli açısından son derece problemli. Örneğin çip üretiminde kullanılan hexafluoroethane, bir ton salındığında 9.200 ton karbondioksite eşdeğer bir ısınma etkisi yaratıyor.
Bu gazlar doğrudan kullanıcıya görünmüyor. Ancak her yeni sunucu, her yeni işlem gücü talebi, bu kimyasal süreçlerin yeniden devreye girmesi anlamına geliyor.

Kaynak: Unsplash
Veri Merkezleri ve Coğrafya Meselesi
Bir diğer önemli sorun, veri merkezlerinin her zaman temiz enerji kaynaklarına yakın bölgelerde kurulamaması. Microsoft, bazı lokasyonlarda yeterli sıfır karbonlu elektrik bulmakta zorlanıyor. Bu nedenle şirket, elektrik ihtiyacını başka bölgelerden yapılan alımlarla dengelemek zorunda kalıyor.
Microsoft’un kendi ifadesiyle, elektrik tüketimi; faaliyet gösterilen şebekelerin karbonsuzlaşma hızından daha hızlı artıyor. Bu durum, dijital altyapının aslında ne kadar yerel ve fiziksel olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Bulut, mekândan bağımsız değil. Sadece mekânı bizden gizli.
2030 Hedefleri ve Gerçeklik
Microsoft’un 2030 hedefi hâlâ masada: atmosfere saldığından daha fazla karbonu geri almak. Ancak şirketin kendi projeksiyonlarına göre bu hedefe ulaşmak için mevcut emisyonların yarıdan fazla azaltılması ve karbon giderme teknolojilerine çok daha büyük ölçekli yatırımlar yapılması gerekiyor.
Evet, Microsoft bu alanda önemli adımlar atıyor. Güneş enerjisi yatırımları, karbon giderme anlaşmaları ve yeni teknolojilere yapılan yatırımlar umut verici. Ancak zaman faktörü giderek daha belirleyici hale geliyor.
Yapay zekâ ve bulut hizmetleri büyüdükçe, bu hedeflere ulaşmak da aynı oranda zorlaşıyor.
Daha Büyük Bir Soru: Dijital Büyüme Sürdürülebilir mi?
Microsoft’un yaşadığı bu durum, tekil bir şirketin hikâyesi değil. Bu, dijital ekonominin tamamını ilgilendiren yapısal bir mesele.
Veri merkezleri büyüyor. Yapay zekâ yaygınlaşıyor. Dijital hizmetler hayatın her alanına sızıyor.
Ama bu büyüme, arka planda ciddi bir fiziksel ve çevresel maliyet yaratıyor.
Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormak gerekiyor. Teknolojik ilerleme ile çevresel sınırlar aynı hızda genişleyebilir mi?
Sürdürülebilirlik hedefleri, yalnızca iyi niyet beyanlarıyla değil; büyümenin hızı, yönü ve kullanılan malzemelerle doğrudan ilişkili. Dijital geleceğin gerçekten sürdürülebilir olup olmayacağı, yalnızca ne kadar yenilikçi olduğumuzla değil, ne kadar sınır koyabildiğimizle belirlenecek.



