Bir park, ne zaman kullanılabilir bir alan sayılır? Sabah yürüyüşçülerle dolduğunda mı? Öğleden sonra çocuk sesleri yükseldiğinde mi? Peki ya gece?

Kentlerde son yıllarda park aydınlatmalarının belirli saatlerde kapatılması ya da minimum düzeye indirilmesiyle birlikte bu sorular yeniden gündeme geldi. Işıkların kapanması, sadece enerjiden tasarruf sağlamak ya da ışık kirliliğini azaltmak anlamına gelmiyor; aynı zamanda kamusal alanların kimin için, ne zaman, nasıl kullanılabileceğini de belirliyor.

Kamusal Alan Gündüze Ait Değil

Parklar çoğunlukla gündüz kullanımı odağında tasarlanıyor. Oyun alanları, banklar, yürüyüş yolları ve çiçek düzenlemeleri hep gün ışığı düşünülerek planlanıyor. Gece geldiğindeyse park, görünmez bir şekilde kapanıyor , çoğu zaman fiziksel bir kapı bile olmadan. Çünkü ışığın sönmesi, bir anlamda “bitti” demek. Bu da beraberinde şu soruyu getiriyor: Geceleri parklara kim girebiliyor, kim giremiyor?

Işıkların olmaması, teknik bir detay gibi görünebilir. Ama özellikle kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve LGBTİ+ bireyler için bu, doğrudan güvensizlik hissiyle ilişkilendiriliyor. Belirsizlik, yalnızlık ve çıkışsızlık hissi sadece fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal bir duygu. Bir yer karanlıksa, orada olmamamız gerekiyormuş gibi hissettiriliyor.

Güvenlik Kimin İçin, Ne Zaman?

Aydınlatma sadece bir konfor değil, aynı zamanda kamusal güvenliğin göstergelerinden biri hâline gelmiş durumda. Ancak bu güvenlik anlayışı çoğu zaman eşitsiz çalışıyor. Örneğin bir parkta ışıklar belirli saatlerde kapatıldığında, orada hâlâ bulunabilecek olanlar genellikle “risk alabilenler” oluyor. Kimileri için karanlık bir park sadece biraz huzursuzluk demekken, başkaları için açıkça dışlanmak, görünmez kılınmak anlamına gelebiliyor.

Bu durumda sorulması gereken şey şu: Güvenliğe dair bu kararlar kimin adına alınıyor ve kimleri dışarıda bırakıyor? Eğer bir kentte herkesin eşit kamusal alan hakkı varsa, bu hakkın geceleri de geçerli olması gerekmez mi?

Işığı Kapatmak, Mekânı Kapatmak mıdır?

Işıkların söndürülmesi çoğu zaman enerji tasarrufu ya da doğa dostu bir tercih olarak açıklanıyor. Işık kirliliği, elbette ciddi bir mesele. Ancak burada gözden kaçan önemli bir şey var: Doğaya saygılı olalım derken, sosyal adaletsizliği derinleştiriyor olabilir miyiz?

Bir parkın gece boyunca erişilebilir olmaması, o mekânın potansiyelini sınırlıyor. Birlikte gökyüzü izlemek, gece yürüyüşü yapmak, sessizce nefes almak gibi gündüzün kalabalığında mümkün olmayan pratikler geceye ait. Ve bu pratikler sadece “geceyi sevenler” için değil, şehirle farklı saatlerde ilişki kuran herkes için gerekli. Çünkü kent, herkesin ve her zamanın mekânı olmalı.

Kaynak: Unsplash

Işıklar Neden Kapatılıyor?

Parklardaki aydınlatmaların kapatılması çoğu zaman enerji tasarrufu sağlamak, bakım maliyetlerini düşürmek ve ışık kirliliğini azaltmak amacıyla uygulanıyor. Özellikle büyük şehirlerde belediyeler, gece boyunca boş kalan alanların gereksiz yere aydınlatılmasının iklim kriziyle mücadelede sembolik bir adım olduğunu savunabiliyor. Ekolojik dengenin korunması, gökyüzünün yeniden görünür hâle gelmesi, enerji verimliliği… Hepsi kulağa oldukça makul geliyor. Ancak bu kararlar çoğu zaman kullanıcı deneyimi ya da toplumsal ihtiyaçlar gözetilmeden alındığında, kimin için neyin feda edildiği sorusu havada kalıyor. Çünkü kamusal alanların kapatılması değil, dönüştürülerek erişilebilir tutulması daha adil bir yaklaşım olabilir.

Peki Başka Nasıl Olabilir?

Geceye yer açan bir kent kurgusu, illa ki tamamen ışıksız bir alan yaratmak zorunda değil. Önemli olan, ışığın ne zaman, nerede ve kimin ihtiyacına göre devreye gireceğini iyi tasarlamak. Örneğin hareket sensörlü, düşük yoğunluklu ve yönlendirilmiş aydınlatmalar hem enerji tasarrufu sağlar hem de güvenliği destekler. Aydınlatma sistemleri belli saat aralıklarında kullanıcı taleplerine göre esneklik kazanabilir. Parkların gece tamamen karanlığa gömülmek yerine yumuşak bir ışıkla varlığını sürdürmesi, insanların gece de kamusal alanda bulunabilme hakkını korur. Çünkü mesele ışığın olup olmaması değil, nasıl ve kimin için düzenlendiğidir.

Gecenin Mekânsal Eşitsizliği

Işıkların kapatılması her yerde aynı şekilde uygulanmıyor. Kentin merkezi bölgelerinde parklar genellikle daha aydınlık ve daha uzun süre açık kalırken, çeperdeki mahallelerde bu alanlar çok daha erken karanlığa gömülüyor. Bazı yerlerde parklar gün batımında fiilen kapanıyor, bazı yerlerde ise gece boyunca ışıl ışıl kalıyor. Bu fark, sadece teknik bir uygulama gibi görünse de aslında kentsel eşitsizlikleri doğrudan görünür kılıyor. Geceyi bir kamusal zaman olarak deneyimleyebilme hakkı, herkes için eşit biçimde tanınmıyor. Kentin neresinde yaşadığın, gece ne kadar güvende hissedebileceğini ve o saatlerde kamusal mekâna ne ölçüde katılabileceğini belirliyor. Bu da kent aidiyetini şekillendiren görünmez sınırlardan biri hâline geliyor.

Adil Kullanım Hakkı Ne Zaman Başlar?

Kamusal alanların adil kullanımı, yalnızca fiziki erişimle sınırlı değil. Aynı zamanda zihinsel erişim, duygusal güvenlik ve zaman esnekliği de bu hakkın parçası. Parklar, yalnızca belirli saatlerde kullanılabilen alanlara dönüştüğünde, “kimin kente ne zaman ait olabileceği” sorusu belirsizleşiyor. Oysa aidiyet dediğimiz şey, tam da bu zaman aralıklarında şekilleniyor. Gece karanlığında bile kendini rahat hissedebildiğin bir sokak, gerçekten senin mahallendir. Işıklar kapandığında da içinde kalabildiğin bir park, seni dışlamayan bir kenttir.

Belki çözüm daha fazla ışıkta değil; daha fazla kapsayıcılık, katılımcı planlama ve eşitlikçi tasarımda. Geceyi göz ardı etmeyen, hatta geceyi de bir yaşam alanı olarak kabul eden şehirler; aidiyet duygusunu sadece gündüze sıkıştırmayan, kentle gerçek bir bağ kurmamıza imkân veren şehirlerdir.